Empatinin Yitimi

Yazar: 
İlk Baskı Yılı: 
Kategori: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

Altını Çizdiklerim;

*Biz bedensel ve ruhsal gelişimimiz için diğer insanlara ihtiyaç duyan toplumsal varlıklarız.

*Kendi sorumluluğunu, üst sistemlere devreden bir insan oluş, yabancılaşmış bir insan oluştur.

*Bir başka tehikeyi de, vicdanın yerini görevin, kimliğin yerini de iktidarla özdeşleşmenin aldığı “bürokratik” kişilik oluşturur.

*Oysa, hangi ölçüde olursa olsun acıyı inkar etme baskısı altında kaldığımızda kendi acımızı algılayamayacak duruma geliriz. Ve aynı nedenle bir başkasına verilen acıyı da algılamak istemeyiz.

*Nikolay Çavuşesku’nun kurduğu ve Romen halkına acımasızca davranan “Securitate” güvenlik birimleri o zamanki yetim çocuklar arasından devşirilmişti. Yaşamları sevgisizlik ve umutsuzlukla damgalanmış olan ve hayatta kalmaları, acılarını başarıyla bastırmalarına bağlı bulunan bu çocuklar bilhassa öldürmek üzere eğitilmişlerdi.

*İsa, insanın kendine karşı sorumluluğundan söz eder, kilise ise otoriteye karşı sorumlu olunan görev ve itaatten.

*Kendiliğin değersizleşmesi sonrası kendilik sınırları dışında kalanın ele geçirilmesi, canlıların veya eşyaların mülkleştirilmesi yaşamın amacı haline gelmektedir. Bu dışa yönelik tutum, yaralanmış kendiliğimizle yüzleşmekten kaçmak için bir yardımcı işlevi görür. İnsanın kendine tam olarak sahip olmasının yerini başka şeylere veya başka insanlara sahip olmak alır; bu arada sahip olma isteği bir rahatlama getirdiği için kendi iç dinamiğini de geliştirir.

*Düşmanlar bizi kendi yaralanmışlığımızı görmekten uzak tutarlar. İnsan başkalarını cezalandırabildiği, aşağılayabildiği, hatta yok edebildiği sürece kendi kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmaz.

*Bir insanın öğrenmek için mümkün olduğunca az hata yapması gerektiğini düşünürüz. Bu yanlış varsayım çocuklarımızın oynayarak öğrenme olanağını ortadan kaldırır.

*Bir yetişkinin sol beyin yarımküresi hasar gördüğünde afazi geçirdiğini yüzyıldan uzun bir süredir biliyoruz. Afazi konuşma yetisinin yitimidir, yani afazi geçiren bir yetişkin ne sözcükleri bulabilir ne de telaffuz edebilir.

*Sadece biçimle ilgilenen insanlar poz verirler, oyuncudurlar ve bu yüzden de sürekli izleyici karşısındadırlar.

*Narsisizmin özü buradadır: “Doğru” tavrı, istenen görüntüyü sunmaktan dolayı kendini sevmek.

*İnsanların normlar aniden değiştiğinde “duygularını” büyük bir hızla değiştirebilmeleri, söz konusu olanın gerçek duygular olmadığını gösterir.

*Eğer yaşamın anlamı sadece başarıyla tanımlanıyorsa, o zaman aslında bir kimlik sahibi olmayan, ama bu boşluğu toplumsal beklentilere göre doldurarak rol yapmayı beceren insanlar gerçekten başarılı olanlardır.

*İnsanlar azap verici suçluluk duygularından kurtulmak için saldırgan, şiddet dolu davranır.

*İnsanlar arası gerçek ilişkilerin yerini poz alırsa, gerçek yakınlık da yok olur. Aynı şekilde vicdan da poza dönüşürse gerçek suçluluk ve sorumluluk duygusunu hissetme imkanı ortadan kalkar. İnsan herhangi bir sorumluk hissetmeden sadece görevlerini yerine getirmeye başlar. O zaman da içinde bir ürperti bile hissetmeden diğer insanların yıkımını hazırlayabilir. İnsan, diğer insanlarla olan bağını yitirir, ancak pusuda bekleyen suç ve değersizlik duygusu kaybolmaz. Yeterli olamama korkusu her an mevcut bir karabasana dönüşür.

*Erkek baskın dünya kadının ezilmesinin, gelişimi engellenmiş ihtiraslarına bir şekilde alan açabilmek için annelerin çocuklarını kullanmalarına ortam hazırlamaktadır.

*Bakışımızdaki yetersizliğin ve anlayışsızlığımızın bilincinde olmayışımızın nedeni de her şeyi bildiğimize, medyanın bütün bilgileri bize aktardığına inanmamız.

*Antropolog Paul Radin, ilkel bir toplumda yaşı göz önünne alınmaksızın her insana saygı gösterildiğini yazıyor. Birisinden bu saygıyı esirgemek, “onun artık yaşamadığını, ölü olduğunu” kabul etmekle aynı anlama gelir.

*Bizim toplumsal yaşamımızın tipik özelliğiyse kendimizi ve başkalarını dikkate almamak ve sonucunda kendimize yabancılaşmaktır. Daha önceki kuşaklar kendilerini öbür dünyadaki yaşama hazırlayarak kendilerine bir değer yüklerken, bugün bizler satın alınabilir şeyleri mülkiyetimize geçirerek bu değeri elde ediyoruz.

*Zaman kavramımızı makineler belirliyor. Ayarımızı makineler yapıyor, kendimizi onlara göre değerlendiriyoruz. Doğal ritimlerimizi yitiriyor ve böylece giderek kendimizden uzaklaşıyoruz.

18. yüzyıl İngilteresi’nde keskin bir gözlemci olan Samuel Johnson şunları yazıyor: İnsan özel mülkiyet için çaba göstermeye başladığında şiddet, dolandırıcılık, hırsızlık ve gasp ortaya çıktı. Hemen ardından gurur ve kıskançlık dünyayı sarıp hep beraber yeni bir zenginlik ölçütü getirdiler, çünkü o zamana kadar bir eksiklikleri olmadığında kendini zengi hisseden insanlar, taleplerini artık doğal ihtiyaçlarına göre değil, başkalarındaki fazlalara göre belirliyorlar ve komşularının kendilerinden daha fazla malı olduğunu görünce kendilerini yoksul hissediyorlardı.

*Bizim korkumuzun kökeni kendine yabancılaşmada, bilinçteki yarılmadadır. Kendilik değerimizin yaralanmış olmasındadır.

*İlkel insanların korkusu ise sıcaklık ve korunmuşluk hissi sağlayan ilişkilerin dışına itilmektir.

*Mekanik asansörler, bireysel hizmet verilmeyen alışveriş merkezleri, şoför olmadan yapılan kitle taşımacılığı. Sadece bu otomatizasyon bile insanlar arasındaki teması engelliyor, azaltıyor ve duygularımızla aramıza giderek büyüyen bir mesafe koyuyor.

*İngiliz şair Edward Young’un daha 18. yüzyılda söylemiş olduğu şey gerçekleşiyor: “ Orijinal olarak doğuyor, ama kopya olarak ölüyoruz.”