
Altını Çizdiklerim;
*Sorudan beklen şey şaşırtmasıdır zaten.
*İnsanları gelirlerini arttırarak daha mutlu etme stratejisi işe yaramamaktadır.
*“Bekleme”nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu yitirdik ve yeni, favori sıfatımız “hemen” oldu. Artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. Bay veya Bayan Doğru’nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz.
*Sunulan her şeyi onu sunanın öyle ya da böyle bir özveride bulunmasını gerektirir ve mutluluğu artıran kısım da, bu özverinin bilincinde olunmasıdır.
*Suçluluğu telafi etme ve günahlardan arınma arzusu, günahkarı, yaşamını paylaştığı insanlara artık sunulamayan şeylerin yerine geçecek daha pahalı, satın alınabilir şeyler aramaya ve dolayısıyla daha fazla para kazanmak için daha uzun saatler onlardan uzakta vakit geçirmeye yöneltir. İnsanın ortaya koyamayacak kadar meşgul ve bitkin olduğu, fena halde özlemi duyulan şeyleri üretme ve paylaşma şansı böylece daha da azalır.
*Güvenebileceğiniz bir etiket, marka ya da mağaza bulamadığımız müddetçe, kafanız karışır ve kaybolabilirsiniz. Bununla birlikte, eğer güveninizi bir etiket, marka ya da mağazaya yatırmışsanız, geleceğinizi ipotek altına almışsınız demektir.
*Fakat birinin geleceği ne kadar uzun veya kısa olursa olsun, etiketler, markalar ve mağazalardan meydana gelen tüketimci bir piyasa toplumunda mutluluk arayışı, geleceğin ipotek altına alınmasını gerektirir.
*Eğer mutluluk, sürekli olarak erişilebilir bir şeyse, eğer reklam sayfalarına göz atmak ve cüzdandan bir kredi kartı çıkarmak için gereken birkaç dakikada mutluluğa erişilebiliyorsa, o zaman belli ki mutluluğa ulaşmayı beceremeyen bir benlik “gerçek” ya da “sahici” değil, miskinlik, cahillik ya da aptallık kalıntısı olabilir ancak.
*Dünyamız “mülkiyet cefası olmaksızın geleneksel hazlar konusunda hizmet sunmakta uzmanlaşan” işletmelerle donatılıyor.
*Mutluluğa giden yol, mağazalardan geçer ve mağazalar ne kadar seçkin olursa, ulaşılan mutluluk da o kadar büyüktür. Mutluluğa ulaşmak başka insanların edinme şansı veya olasılığının bulunmadığı şeyleri elde etmek demektir. Mutluluk bir adım ileride olmayı gerektirir.
*Kendini eğiterek Stoik felsefe okulunun kurucusu olan eski Romalı köle Epiktetos, tüketim toplumunun tüketicilerine de hitap edebilecek bir nasihatinde şunları öne sürmüştür: Yaşamınızın zarif bir şekilde davranabileceğiniz bir şölen gibi olduğunu düşünün. Yemekler size ikram edildiğinde, elinizi uzatın ve makul bir parça alın. Eğer yemek yanınızdan geçip giderse, tabağınızda olanla yetinin. Veya yemek henüz size ikram edilmediyse, sabırlar sıranızı bekleyin. Aynı kibar ölçülülük ve minnettarlık tutumunu çocuklarınız, eşleriniz, meslek yaşamınız ve mali işleriniz için de takının. Arzunun, hasedin ve açgözlülüğün hiç gereği yok. Vakit geldiğinde hak ettiğiniz payı alacaksınız.
*Kişi ne kadar kesin olursa, tutarlı kalma şansı da o kadar azalır.
*Getirebileceği maddi zorluklar bir yana, insan yoksunluğun olumsuz sonuçlarına maruz kalarak, kendini değersizlik ve aşağılanmışlık duyguları içinde bulur ki bu da özsaygıya yönelik bir darbe, toplumsal konuma yönelik bir tehdit demektir.
*Şayet insanlık, ideolojik tutkulardan kaynaklanan, yüzyıllar boyu süren husumetlerle içine sürüklendiği karşılıklı nefret, kuşku ve ihanet batağından yakasını sıyırabilirse sorumluluğu malum öteki dünyaya yıkılabilecek her türlü kusuru ve eksikliği bağışlamaya hazır olacaklardı.
*İnsanlar yaşamlarının geri kalanını rekabetçi girişim ya da girişimci rekabet uğruna kurban etmeye hazır işçilere, sonsuz şekilde çoğaltılabilecek arzu ve isteklerle hareket eden tüketicilere, günümüz “siyaseten doğruculuğu”nun “başka alternatif yok” sürümünü kayıtsız şartsız kabullenen yurttaşlara dönüştürülmeye çalışılıyor; bu da insanları, başka şeylerin yanı sıra, çıkara dayalı olmayan cömertliğe karşı kör olmaya ve kendi egolarını şişirmek için kullanılamaması ihtimaliyle, ortak refaha kayıtsız kalmaya teşvik ediyor.
*Michel Foucault’nun ileri sürdüğü gibi, “kimlik doğuştan verilen bir şey değildir” önermesinden tek bir sonuç çıkıyor: Kimliklerimizin (yani “Ben kimim?”, “Bu dünyadaki yerim ne?”, “Dünyadaki amacım nedir?” gibi soruların yanıtlarının) tıpkı sanat yapıtları gibi yaratılmaları gerekiyor.
*1755’te Lizbon’u yerle bir eden deprem, yangın ve selden beri, dünyanın kendini “uygar” olarak tanımlayan bölümü Büyük Savaş’la kıyaslanabilecek bir ruhsal ve ahlaki şok yaşamamıştı hiç. Lizbon felaketi, yeşeren “modern uygarlığı” Doğa ile savaşa sokmuş, aynı zamanda da İlahi yaratımın hikmeti, inayeti ve adaletine duyulan asırlık güveni baltalayıp neticede ortadan kaldırmıştı.
*Antik çağda “sanatçı olmak”, mali başarı şöyle dursun, herhangi bir dünyevi başarıdan ziyade, feragat ve yoksullukla, “kendinden geçmiş”likle bağdaştırılırdı.
*Baskı, bariz zorlamaya başvurmadığında ve şiddet tehdidinde bulunmadığında direnmesi, karşı koyması ve püskürtmesi en güç şeydir.
*“Bunu yapmalısın (veya yapmamalısın), yoksa….” buyruğu, kin uyandırır ve isyana neden olur.
*Öte yandan “onu istiyorsun, hak ediyorsun; o sana ait, onu elde edebilirsin, öyleyse git yakala onu” tavsiyesi sürekli olarak övgüye aç bir amour de soi (benlik sevgisi) teşvik eder. Bu durum, özsaygı konusunda sürekli bir oburluk besler ve keşfedilmemişin keşfini teşvik eder.
*“Bütünlük” hakkında kafa yormak ve “iyi toplum” konusunda görüşler ortaya atmak zaman kaybıdır, zira bunların bireysel mutluluk ve başarılı bir yaşamla alakası yoktur. Bireylere hitap eden ve yalnızca bireysel kullanıma uygun düşen “daha fazla çalış daha fazla kazan” çağrısı, geçmişin (bir cemaat, ulus, kilise, dava adına) “toplumu düşün” ve “toplumla ilgilen” çağrılarının yerini alıp, onları tasfiye ediyor. Bu, yeni bireyselleşmiş toplum için yeni bir ideolojidir. Ulrich Beck bu konuda şunları yazmıştır: Ferdi kadın ve erkekler toplumsal olarak yaratılmış sorunlara bireysel çözümler arayıp bulmaya ve bu çözümleri kişisel beceri ve kaynaklarını kullanarak bireysel bir şekilde uygulamaya itiliyor.
*Bir şeyin parçası olup olmadıkları sorusu bireysel çalışanların davranışını belirler.
*Aşk bulunabilen bir şey değildir; ya da “hazır” bir şey de değildir. Her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.
Stasi; Doğu Almanya’nıngüvenlikten sorumlu resmi birimiydi. Genellikle dünyadaki en etkili ve baskıcı istihbarat ve gizli polis teşilatlarından biri olarak kabul edilmiştir.